Psikolog · Araştırmacı · Yazar · Sinema Eleştirmeni
19 Haziran 2026
Beklenmedik bir ölüm ya da yaşamı aniden yerle yeksan eden bir kayıp yaşandığında, dünya tek bir saniyede ikiye ayrılır. O ana kadar sürüp gitmesini beklediğiniz, planlar yaptığınız o sıradan hayat bir anda buharlaşır. Zaman durur, zihin donar. İnsan ne yapacağını bilemez bir halde paramparça olmuş gerçekliğin ortasında kalakalır.
Ve tam o eşikte, etrafımızı iyi niyetli ama bir o kadar da “aklıselim” insanlar sarmaya başlar. Acımızı dindirmek, bizi bir an önce “eski normalimize” döndürmek için o yavan, o steril ve basmakalıp teselli cümlelerini ardı ardına sıralarlar: “Her şeyin bir nedeni var”, “Sen güçlü birisin, bunu da atlatırsın”, “En azından belli bir süre onunla birlikte olabildin”, “Hayat devam ediyor, acını güzel ve faydalı bir şeye dönüştür…”
Bir psikolog olarak, bu duruma açık bir isim koymak zorundayız: Destek vermek adına amigoluk yapmak. Ve bu amigoluk kültürü, canı yanan bir insan için şifadan ziyade bir tür duygusal eziyete dönüşür.
Yas Bir Kusur Değildir, Dolayısıyla Tamir Edilemez
Toplum olarak da ne yazık ki pozitivist psikoloji öğretilerinin bir kısmında da yasa karşı çok sorunlu bir bakış açımız var. Yası, bir an önce kurtulunması, içinden geçilip arkada bırakılması gereken bir “arıza” veya bir “hastalık” gibi görüyoruz. Birisi derin bir kederle yıkıldığında, sanki bozulmuş bir makineye müdahale eder gibi hemen bir tamirci edasıyla üstüne üşüşüyoruz.
Peki, iyi niyetle söylenen bu basmakalıp sözler gerçekten acı çekene mi hizmet ediyor? Eğri oturup doğru konuşalım: Hayır. O an aceleyle sarf ettiğimiz o teselli cümleleri, yas tutan kişinin acısını hafifletmek için değil; o devasa acının karşısında kendi içimizde uyanan o çaresizlik, fanilik ve kontrolü kaybetme korkusunu hızlıca susturmak içindir. Karşı tarafın konforsuz duygusuna tahammül edemediğimiz için onu alelacele “iyileştirmeye”, o karanlığı ortadan kaldırmaya çalışırız.
Oysa yas, ufak bir kâğıt kesiği ya da geçici bir moral bozukluğu değildir. Hayatın ne kadar değerli olduğunu anlamak, neye ihtiyacımız olduğunu bulmak ya da ne kadar sevildiğimizi fark etmek için böyle bir trajediye, böyle bir yıkıma ihtiyacımız yoktu. Acıyı hemen bir başarı hikayesine, bir “kişisel gelişim” sıçramasına dönüştürme zorunluluğu, yas tutan insana yapılan en büyük haksızlıktır. Bu sahte iyimserlik baskısı, kişiye bu dünyada hiç kimse tarafından anlaşılmadığını hissettirir ve onu derin bir yalnızlığa mahkûm eder.
Büyük Bir Çılgınlığa Verilen En Makul Tepki
Derin bir kaybın ardından yemek yiyemiyor ya da tıkınırcasına yiyorsanız; uykularınız kaçıyor ya da günlerce yataktan çıkmak istemiyorsanız; zihniniz farklı bir sonuçla karşılaşmayı umarak o olay anını tekrar tekrar oynatmaktan vazgeçemiyorsa; evdeki her nesne size o kaybolan hayatın bir eseri gibi görünüp canınızı yakıyorsa, bilmeniz gereken tek bir şey var: Siz deli değilsiniz.
Hayatınızı altüst eden çılgınca, akıl dışı bir olay oldu ve siz de dürüst, canlı ve aklı başında her insanın yapacağı gibi ham bir tepki veriyorsunuz.
Yas tutan birine sürekli “Bunu atlatacaksın, zamana bırak” diye baskı yapmak, onun acısının meşruiyetini elinden almaktır. Oysa bazen tek çıkış yolu, o gerçekle yüzleşmektir: Kaybınız tam olarak düşündüğünüz kadar kötü. Tam olarak hissettiğiniz kadar devasa. Ve insanlar ne kadar çabalasalar da bu büyüklükte bir acıya yanıt verirken gerçekten yetersiz kalacaklar.
Sahici Bir El Olabilmek
Psikolojik olgunlaşma da hayatta kalabilme becerisi de acıyı alelacele olumlu bir düşünceyle yamamakla başlamaz. Aksine, o parçalanmış gerçekliğin içinde, o karanlık odada hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmadan, sadece o acıyla birlikte oturabilme cesaretiyle başlar.
Eğer bir yakınınız, bir dostunuz derin bir kayıpla boğuşuyorsa, ona bir amigo gibi tezahürat yapmayı, tavsiyeler vermeyi, reçeteler sunmayı bırakın. Onu iyileştirmeye çalışmayın. Sadece yanında durun. O kırık dökük, darmadağın haliyle var olmasına izin verin. Çünkü derin bir keder içindeki bir ruhun ihtiyaç duyduğu son şey akıl hocalığıdır; ilk ve tek ihtiyacı ise, delirmeden ve yargılanmadan, acısının çıplak gerçeğiyle görülebilmesidir.