Psikolog · Araştırmacı · Yazar · Sinema Eleştirmeni
07 Haziran 2026
Anadolu’nun kadim topraklarında kadının saçı, sadece başın üstünde taşınan bir güzellik unsuru değildir; toprağın bereketiyle, yaşamın ta kendisiyle bir tutulan kutsal bir bağdır. Bu yüzden buralarda bir kadının canı yandığında, dünya tersine döndüğünde ilk darbeyi hep o saçlar alır. Ya büyük bir acıyla kurban edilir ya da cezalandırmak için hoyratça kesilir.
İnsanlığın antropolojik, mitolojik ve klinik hafızasına bakıldığında da durum farklı değildir; kadının saçını kaybetmesi, kazıtması ya da zorla kesilmesi eylemi asla basit bir estetik müdahale olmamıştır. Bu eylem, iki derin ve sarsıcı katmanda kendini var eder: Bir yanda acının kutsal ilanı olan arkaik yas, diğer yanda ise narsisistik ve toplumsal bir şiddet mekanizması.
Yas Sürecinde Saç Kesmek
Antropolojik tarihe baktığımızda, kadının yas tutarken saçını kesmesi, kazıması ya da yolması en eski ve en yaygın ritüellerden biridir. Türk mitolojisindeki —Dede Korkut hikayelerinde yas tutan kadınların saçlarını kesmesi, ağıtlarda karşımıza çıkan “saç saçmak” motifi— anlatılardan antik Yunan’a ve Yakın Doğu kültürlerine kadar saç; yaşam enerjisinin, doğurganlığın, gücün ve kimliğin merkezidir. İncil’deki Samson’un hikayesi de öyle…
Buradaki arkaik bağ, doğrudan bir feda etme ve dönüşüm dinamiğidir:
Yaşam Gücünün Feda Edilmesi: Saç, insanın hayatiyetini simgeler. Yas sürecinde saç kesmek, “Ölen kişiyle birlikte benim de bir parçam, yaşam enerjim, dişil gücüm öldü” demektir. Bu, sembolik bir ölüm ilanıdır; kişinin kendi canlılığından vazgeçerek kayba eşlik etmesidir.
Sonsuz Yastan Çöle Geçiş: Saçları kesilen kadının fırlatıldığı yer, zamansız ve mekansız bir “yas odası” olan çöldür. Çöl, mitolojide büyük dönüşümlerden, erginlenme ayinlerinden önce geçilmesi gereken o simgesel ölüm coğrafyasıdır. İnsan o çölde eski kimliğinin yasını tutar, illüzyonlarından arınır. Dolayısıyla kadının yas tutarken saçını kesmesi, büyük bir kaybın ardından gelen zorunlu bir çoraklaşma, çıplak kalma ve kendini yeniden doğurma halidir.
“Besleme Tıraşı”
Madalyonun diğer yüzü ise antropolojik ritüellerden sıyrılıp günümüzün Anadolu’daki çıplak toplumsal gerçekliğe uzanan o acımasız yüzüdür. Anadolu’da ya da ataerkil toplumlarda kız çocuklarının saçlarının adeta bir “besleme gibi”, erkek çocuğuvari ya da alabros biçimde, kaba bir makasla cezalandırılırcasına kestirilmesi çok tanıdık bir travmatik motiftir.
Bu eylem, narsisistik anne ve “istenmeyen kız çocuğu” dinamiklerinin en somut bedensel izdüşümüdür.
Dişilliğin Tırpanlanması ve Hadım Etme: Narsisistik anne için büyüyen, serpilen, genç bir kadına dönüşen kız çocuğu, bir “uzantı” olmaktan çıkıp tehditkâr bir rakibe dönüşür. Kızın güzelliği, saçları ve gençliği; annenin kendi yaşlanmışlığına, engellenmişliklerine ve eksikliğine tutulmuş tahammül edilmez bir aynadır. Anne, dış dünyanın ve arzunun kızına yöneldiğini hissettiği an ilk olarak onun saçlarına saldırır. Bu, kızın dişilliğini elinden almak, onu cezalandırmak ve narsisistik olarak hadım etmektir. Saçı “besleme gibi” kestirmek, ona “Sen bir hiçsin, sen arzulanacak bir kadın değilsin, sen sadece bir hizmetkarsın” mesajını bedensel olarak kazımaktır.
“İstenmeyen” Olmanın Damgası: Kız çocuğu olarak doğduğu için hayal kırıklığı yaratmış ya da annenin kendi hayatındaki hayal kırıklıklarının faturası kesilmiş çocukların saçları kasten çirkinleştirilir. Saçın o hoyrat makasla kesilmesi, çocuğa ait olan estetiğin, sınırların ve mahremiyetin anne tarafından hunharca ihlal edilmesidir. Bu anneler, çocuklarının bilinçdışına şu narsisistik buyruğu fısıldar: “Sana bu hayatı ben verdim, bedelini ben ödedim; dolayısıyla senin bedenin de kimliğin de bana ait. Eğer benim sınırlarımın dışına çıkarsan, seni en çok gurur duyduğun, görünür olduğun yerinden vurur, seni çirkinleştirir ve ait olduğun o ‘hizmetkar’ loşluğuna iade ederim.”
İster bir yakının kaybıyla tutulan arkaik bir yas olsun, ister bir annenin narsisistik hasarla kızının kafasına vurduğu hoyrat bir makas darbesi… Saçın kesilmesi eylemi her iki durumda da bir statü ve kimlik kaybını, bir dönemin vahşice kapatılmasını simgeler.
O hoyrat makas darbesi, bir yanıyla can yakıcı bir boyun eğdirme aracı olsa da diğer yanıyla o sahte güvenliğin ve illüzyonların mecburi ölümüdür. Ancak o saçlar kesilip insan kendi çıplak gerçekliğiyle, yoksulluğuyla ve yalnızlığıyla çölün tekinsiz gökyüzü altında baş başa kaldığında; kendi ayakları üzerinde durabilmenin ve gerçek gücünü keşfetmenin, yani bireyleşmenin acı verici ama özgürleştirici süreci başlar. Çünkü toprağa gömülen her kök gibi, saç da insan ruhu da o karanlıktan er ya da geç kendi gerçeğiyle yeniden filizlenecektir.